Parsifal ve Kopenhag
Kopenhag anılarımı yazacağım dedikten onlarca gün sonra ancak kendime gelip - pardon akıl edip - Parsifal’ i kağıda (ya da bloga) dökeyim dedim. Bazen çok bencil ve egoist bir insan olup hiçbir güzel hadiseyi, kimseyle paylaşmak istemiyorum. Çok kötü bir insan oluyorum öyle zamanlarda. Kimse bilmesin bir ben bileyim istiyorum. Bunu sanki bir üstünlükmüş gibi yaşıyorum. Kısacası manyaklaşıyorum. Ama sonradan normale dönüp, normal insanlar gibi paylaşıma açıyorum. Zaten güzel olanı da bu. Herkes herşeyi yaşayamaz/göremez/dinleyemez/hissedemez, yapanlar yapmayanlara anlatmalı.
Daha önce de söylemiş olduğum gibi Mayısın başında Kopenhag’ a gittik. Işığı farklıydı diye anlatmıştım ya hani. Yine aklıma geldi de, açıp fotograflarıma baktım. Ne kadar değişik ne kadar büyülü. Sanki koca bir çelloya sürdin takmışsınız da öyle çalıyor gibi.
Kopenhag seyahatimin birincil sebebi iş olmakla birlikte, en az onun kadar önemsediğim bir diğer sebebi de Wagner’ in Parsifal’ ini izlemekti benim için. Tarihleri birbirine uydu diye neredeyse çığlıklar atarak Megacenter’ i koşacaktım, o derece yani. Gittiğimiz gün yaptığımız kendini ve şehri bilmez gezintilerde de zaten Parsifal bize göz kırpmış, sonradan fotografları hazırlarken gördüm.

Günü gelip, operaya gitmek için hazırlanırken içimden İstanbul’ a bir kez daha küfür ettim, herhangi bir şeye yetişmek için bulunulan yerden çıkış saati randevu saatinden minimum 3 saat önce olmalı diye. Kopenhag’ da da aynen diğer avrupa şehirlerinde tecrübe etmiş olduğumuz gibi temsilden yarım saat önce taksiye binip, temsilden 15 dakika önce mekana varabildik. Ben tabi bir İstanbul telaşesi olarak çok panik yaptım, yoksa yetişemeyecek miyiz diye ancak boşuna kendimi hırpalamışım, herzamanki gibi onbeş dakika öncesinden oradaydık.
Kopenhag Opera Binasını, Kopenhag’ daki ilk akşamımızda karşı kıyıdan seyretme imkanına sahip olmuştuk. Ben zaten gitmeden önce bir sürü farklı yerden okumuş, fotograflarından görmüş ve bilet alırken aklım yerinden çıkmıştı. Ne olur bir deneyin şu siteden bilet almayı, inanamadım kullandıkları teknoloji ve tasarımın iç içe geçmiş güzelliğine. Biz işte bu binada izledik Parsifal’ i.

Taksi bizi hiç görmediğimiz yollardan geçirerek binaya ulaştırdı. Binanın olduğu yer bir sanat kampüsü gibiydi. Zaten bir üniversitenin güzel sanatlar fakülte binasını da orada gördüm. Koca koca bahçeler, içlerinde heykeller, yerlerde öğrenciler gibi pek çok manzaranın yanından geçerek bu binanın en önüne kadar geldik. Ben şıkır şıkır topuklu ayakkabılarımla görevlilerin yanına gidip, üzerinde ‘Bu bir bilet değildir’ lafı koca koca yazılı internet çıktısı kağıdı göstererek tüm şirinliğimle bizi direkt salona yönlendirmesini sağladım. O kadar ilginç ki, daha önce gittiğim temsillerde hem kapıda hem de salon içinde çeşitli yerlerde konumlanmış yer göstericiler olmasına karşın, Kopenhag’ da sadece ana kapı girişinde olan bir görevli resmen adres tarifi verir gibi size koltuğunuzun yerini anlatıyor. Tabi siz, benim gibi bir yabancıysanız size anlatılanlar o kadar afaki kalıyor ki, buraya daha önceden pek çok kez geldiği belli olan kişilere sora sora buluyorsunuz yolunuzu.
Koltuğumuza ulaşana kadar geçtiğim yerler, daracık koridorlar, binanın büyüleyici havası aklımı bir kez daha yerinden çıkardı. Son olarak sorduğum yaşlıca bir adam bana o kadar güzel anlattı ki, ondan sonra kimseye sormadan tek hamlede buldum koltuklarımızı. İnternet sitesinden alırken 2. Balkon ve sahneye yakın bir koltuk seçmiştim. Biliyorum ki ilk oturuşta sahneye yukarıdan bakmak, salonu da aynı ölçütlerde incelemek daha keyifli oluyor. Ama sonrasında boş koltukların yerleri saptanarak partere geçmek çok önemli. Ses, akustik falan diyorum siz anlayın. Yerimize oturduk ve heyecanla temsilin başlamasını bekledik.

Önce salon yavaş yavaş karardı. Sadece nefeslerin duyulduğu simsiyah bir boşluk oldu hepimizin gözünde. Sonra şef çıktı, sadece o aydınlıktı, orkestra hiç görünmüyordu. Şefi alkışladıktan sonra o da karardı, yine sadece nefes alıp verme seslerinin duyulduğu koca bir boşluk oldu ve Parsifal girişinin o ilk notası yaylılardan duyuldu. Hem bu kadar karanlık hem eser nasıl başladı diye kafam karışmışken, şefin olması gereken yerde minicik bir turuncu ışık gördüm, orkestraya doğrultulmuş ve notaları bağıran. İşte Parsifal böyle başladı, ben o an gözlerime inanamıyordum. Prelude başladıktan bir kaç dakika sonra nota sehpalarının ışıkları yandı ve sanırım ben tam ozaman olayı benimsedim.
Balkonda olmanın bir diğer avantajı da orkestrayı sürekli izleyebilmek bence. Hem orkestrayı hem de şefi. Şefin önünde karınca duasından hallice bir partitür duruyordu. Herzaman çok takdir etmişimdir şefleri, o küçücük yerden koca bir eseri takip edip orkestrayı yönetiyor diye. Eser Parsifal olunca o partitürün ne hallere girdiğini hayal gücünüze bırakıyorum.

Üşenmedim orkestrayı saydım yaklaşık 80 kişi vardı. Yaklaşık diyorum çünkü balkonun tam altına denk gelen yerde biri var mı yok mu göremedim. Salonun akustiğinden olsa gerek sesler acayipti. Orkestranın çokluğunun da büyük etkisi vardır biliyorum ama ben kendimden geçtim prelude başladığında. Zaten sonrasi tiyatral bir havada güzel bir temsildi.
Opera ile ilgili en kötü eleştirim herhalde üst yazılarda sadece Danca kullanmış olmaları olacaktır. Prag ve Sofya’ da gittiğim iki opera ve Türkiye operalarında gördüğüm, ülkenin kendi dili ile birlikte mutlaka ingilizce yazıların da gösteriliyor oluşuydu. Herşeye bu kadar önem ve özen gösteren Danimarkalılara hiç yakıştıramadım bunu. Dolayısıyla okuma olmadan sadece izleyerek katıldım Parsifal’ e. Konusunu falan anlatmayacağım, 17.00’ de girip 23.00 sularında çıktığımız bir operayı ben burada ne kadar anlatabilirim zaten. Ama çok merak ediyorum diyenler için güzel siteler var, bunlardan yararlanılabilir.
Kısaca sahnesinden bahsetmek istiyorum. Garip bir dekor vardı ve 3 perdede de aynı dekor kullanıldı. Ama sanmayın ki 3’ ünde de o dekor hep aynıydı. Her perdenin, her bir sahnesinde (ve hatta bazen sahne içerisinde bile!) şekilden şekile girerek beni benden aldı diyebilirim. Yana yatık bir şato düşünün ve o şatonun kendi ekseni etrafında 360 derece dönebildiğini hayal edin. İlk gördüğünüz kısmın şatonun yan yatmış hali, ilk dönüşünde de tabanının size döndüğünü ve aslında içinin boş olup, oranın da sahneye üçüncü bir boyut kazandırmak amaçlı kullanılan bir başka dekor olduğunu tasarlayın. Dekor her dönüşünde başka bir ışık, başka bir malzeme, başka bir yerleşimle 3 perdede de bambaşka bir şeye büründü gözlerimizin önünde.
İkinci perdenin başında kadınlar sahneye uçarak girdiler, çok da başarılı bir şekilde indiler. Kostümler o kadar güzel o kadar güzeldi ki neredeyse benim olsa da partilere, balolara böyle gitsem dedim (zaten bildiğiniz gibi değil, o parti senin bu davet benim gezip duruyorum).
Eseri sahneleyen oyuncularla ilgili de söyleyecek çok şeyim var aslında ama çok da önemli bulmadığımdan kısaca geçeceğim. Bizim gittiğimiz tarihte Parsifal’ i oynaması gereken tenor rahatsızlığı sebebiyle başka biriyle değişmişti. Ben ne tipini ne de sesini beğendim. Orkestra bazı yerlerde tenorun sesini tamamen kapattı. Bilmiyorum belki oturduğum yerle ilgisi vardır ama ilk perdeyi 2. Balkon, kalan bölümleri de parterden izledim ve parter herzaman sesin en doğru duyulduğu yerdir. Ayrıca Parsifal’ in bebeklik, çocukluk, gençlik ve şimdiki zaman geçişleri şahaneydi ama dedim ya şimdiki halinin tipini beğenmedim diye. Küçüklük halleriyle de hiç uymamıştı.
Dekorun dönüşlerinden bahsetmiştim. İlk perdenin sonlarına doğru o dekor yan duruş halinden taban kısmı (yani geniş olan tarafı) seyirciye dönecek şekilde durdu. Dekorun o kısmına bir perde geçirilmiş, arkadan verilen ışıklar ve dekorun içinde yapılan performanslarla adeta bir gölge oyunu edasında eserle birlikte harika bir hava yarattı. Öyle ki, içeride oyunlarını sergileyenlerin yerleştirilme şekliyle ön taraftan seyirci kendisini sanki 3D film izliyor sandı. Ve o perde aniden içeri çekilince, dekorun 3. boyutunu hepbirlikte anlamış olduk. O esnada kuğu vuruldu, dekorun orta yerine düştü. Müzik yaylılarla en yüksek seviyesine girdi. Koca bir erkek korosu dekorun içinden timpaninin maskülen vuruşlarıyla dışarı çıktı ve ben o esnada kendimden geçmişim:)
İlk ara 45 dakikaydı. Tam yemek yemelik ve manzara izlemelik. Binayı o kadar güzel konumlandırmışlar ki; elinizde yiyecek veya içeceğiniz, karşınızda Kopenhag tiyatrosunun, en az opera binası kadar güzel olan yapısı, Kopenhag’ a ait en geniş kanal ve batmak bilmeyen bir güneş ile temsilin devamını bekliyorsunuz. Biz koca bir sandviç ve beyaz şarap ile bunu yaptık. Anlattığım bu manzarayı bir miktar izledikten sonra bir de içeride ki güzellik; koca fuaye alanını ve insanları izledik.

Özellikle fuayenin lambalarını çok beğendim. Pek çok opera binası ve fuaye gördüm. Hangisi en güzel bilmiyorum ama hepsinin birbirinden farklılıklarını görüyorum. Bu bağlamda Kopenhag opera binası, gördüklerim arasında en moderniydi.
İkinci ara biraz daha kısaydı, biz o araya çıktığımızda hala güneş batmamıştı. Kopenhag zaten batmayan güneşi ile ünlenebilecek bir yer bence. 3. Perde öncesi çalınan uvertür kulağıma çok güzel geldi. İlk perdenin sonlarında izlediğimiz erkekler korosu gibi, ikinci perdenin başında izlediğimiz kadınlar korosu da inanılmazdı.
Kopenhag seyircisi ile ilgili olarak da şunu söyleyebilirim: ne tuvalet giymiş ne de smokinli birini gördüm. Bunun aksine herkes oldukça gündelik, iş çıkışı kıyafetlerle gelmişti. Sanırım en şık çift bizdik (Dedim ya topuklu ayakkabılarım şıkır şıkır diye). Parsifal çok güzel bir tecrübe oldu benim için.
Bundan sonra sırada 31 Mayıs akşamı prömyeri yapılacak olan Handel’ in Aggripina’ sı var. Onu da uzun uzun anlatırım okuyucu.
Müzikle kalın.